Fantastik Edebiyatımızın Kraliçesi ile Hollywood'un Dahi Çocuğu

Fantastik romanı sadece batılılar yazmıştır dediler yıllarca. Bunun da örneklerini gördük ve okuduk. Peki bizde yok muydu bunun örneği? Vardı elbet. Hem de rastlantısal olarak bir film ile aynı düşünceyi paylaşıyorlardı.

Fantastik Edebiyatımızın Kraliçesi ile Hollywood'un Dahi Çocuğu

Fantastik edebiyatımızın kraliçesi. 

 "Günümüzde fantastiğin en su katılmamış örneği herhalde Nazlı Eray’ın Arzu Sapağında İnecek Var romanıdır.

Eray sadece ayrı dünyaları ve ayrı çağlardan insanları bir araya getirmiyor, aynı zamanda çağımızın anlatı türlerinden bilimkurgu ile geçmiş yüzyılların anlatı türlerinden masalı, fantastik bir bağlamda bir arada yoğuruyor.” -Berna Moran-


Kitaptaki düşsel seyahatler  bize hafiften  rüyalarla karışan gezintilerin işlendiği  Midnight in Paris filmini de hatırlatıyor.

O zaman öncelikle fantastik edebiyatımızın kraliçesi Nazlı Eray’ın romanından bahsedeyerek başlayalım.

Arzu Sapağında İnecek Var, edebiyatımızda benzerine pek rastlamadığımız post modern romanında başarılı bir örnek olarak çıkıyor karşımıza. 
Benimsenen bakış açısı sebebiyle hikayede yazarı sık sık görüyoruz. Roman Nazlı Eray'ın  bir dergi için   "düşsel söyleşiler" yapmasıyla başlıyor. Metin hem yazıldığı dönemin hem de tarihten bir çok karakterin ev sahipliğini yapıyor. Önce Semra Özal ve Marie Antionette ile tanışıyoruz. Ardından yazarın hayran olduğu Alain Delon ,Fransız Devrimi'nin önemli politikacılarından Joseph Fouché  bir de yanımızda devrimci arkadaşı Mehmet. Hep birlikte sürükleniyoruz yarı gerçekçi seyahatlere. Bazen düş bazen gerçek… Gözümüzü bir açıyoruz Ankara Cinci Celal hocanın yanı bir açıyoruz New York Rüya Ekranları Ormanı. Dönemin şartlarına uyum sağlayamayan içinde sosyal hicviyle beraber Robot Abidin de gezilerimize dahil oluyor. 


"Nasıl robotsun? "
"Devlet yapımı."
"Hmm. Şikâyetin nedir?"
"Tekdüze yaşam; karamsarlık, içe kapanma, yaşama sevincini yitirme..."

Şimdi Woody Allen ile bağlantısı ne peki? 

Midnight in Paris filmini izleyenler hemen anımsayacaktır. Geçmişin şatafatlı ve büyülü güzelliklerle, ışıklarla dolu parisi ile günümüzün Paris'i arasında adeta bir şölen oluşturmuş olan film, ayrıca geçmiş dönemin sanatçılarına (yazarından tutun ressamına kadar, önemli olan sanatçılar) da yer vererek edebiyatçı kimliği ile tanıdığımız Gil’e ilham oluyor. Burada edebiyat savdalısı Gil'in seyahatlerine eşlik ederken kah Dali ve Picasso ile bir masada oturup sohbet ediyor kah Hemingway ve Fitzgerald'larla partilere katılıyoruz. 

   Aynı bağlamda ele adığımız bu iki eserin de ortak amacı okuyucu/izleyiciyi düşsel seyahatlere çıkartmaktır. Kitapta bu fikri yazarın farklı yüzyıllardan kişileri kendi yaşadığı dönemde görme isteği oluştururken filmde ise bu düşünce kendinden önceki dönemin altın çağına hayran olan Gil Pender'in yolcuğuyla şekilleniyor.

Kitaptaki ve filmdeki düşsel gezintiler fikri Nazlı Eray‘dan Woody Allen'a  mı yoksa Woody Allen'dan Nazlı Eray'a mı ilham kaynağı olmuş orasını bilemiyoruz elbette. 

Fakat kronolojilerine baktığımızda Nazlı Eray’ın romanı (1989)  filmden (2011)  daha öncesine dayanıyor olsa da kabul etmek gerekir ki  dünyada aynı şeyleri düşünen insanların varlığı da yadsınamaz bir gerçek.

Son olarak Nazlı Eray edebiyattaki  büyülü gerçekçilik akımının izlerini  açıkça  hissettirirken okuyuculara , Woody Allen ise gerçeküstü bir şölen yaşatıyor izleyicilere. 

Bu yazıya tepkin ne oldu ?

like
7
dislike
0
love
4
funny
0
angry
0
sad
0
wow
3