Felsefe Tarihindeki Kadın Filozoflar

Felsefe tarihi boyunca bugüne kadar erkek filozoflar ve onların düşüncelerinden bahsedilmiştir. Kadın filozofların görüş ve fikirleri ise göz ardı edilmiş ve ne yazık ki yalnızca 20. yüzyıl ve sonrasında var olmuşlar gibi bir kanı ortaya çıkmıştır. Aristoteles, Platon, Descartes... Filozoflar dediğimizde aklımıza gelen ilk isimlerin ortak bir özelliği var hepsinin erkek olması Bunun nedenini, düşünebilmenin erkeklere atfedilen bir yetenek olması ile değil, kadınların düşüncelerini erkekler kadar sistematik bir şekilde aktarabilmek için yeterli zaman ve imkanlara sahip olmaması şeklinde açıklamamız mümkündür. Diğer bir neden de kadınların ürettikleri belgelere erkeklerden daha az özen gösterilmesine bağlı olarak savundukları fikirlerin yitip gitmesi olarak açıklanabilir.

Felsefe Tarihindeki Kadın Filozoflar

Krotonlu Theano

 “Düşünmeyen bir kadın olmaktansa başıboş bir at olmak daha iyidir.” sözünü söylemiş, bilinen ilk kadın filozof olarak kabul edilir.  Babası bir aristokrat olan Brontinus’tur. M.Ö. 530-480 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusu, kendi adıyla anılan Pisagor teoremine adını veren Pythagoras’ın eşidir.

Miletoslu Aspasia

Millette M.Ö. 470-400 yıllarında yaşayan önemli bir düşünürdür. Babasının adının Axiochus olduğu dışında ailesi hakkında fazla bir bilgi yoktur. Sokrates, Platon'un diyaloglarında Diotima’nın yanı sıra Miletoslu Aspasia’nın da kendisinin hocası olduğunu belirtir. Platon, Meneksenos diyaloğunda Aspasia’ya cenaze töreninde bir konuşma yaptırır. Onun hem retorik hem de felsefede yetenekli olduğu açıktır.

 Iskenderiyeli Hypatia

İskenderiyeli Hypatia filozof, matematikçi ve astronomdur. Bilimi ve zerafeti dışında güzelliği ile de ünlüdür. Yaşadığı dönemde İskenderiye Roma'nın bir eyaleti idi. İskenderiye’nin en önemli özelliği ve ünü ise Müzesi ve Kütüphanesine aittir. Hypatia, Atina'da eğitimini tamamladıktan sonra İskenderiye'ye döndü ve buradaki okulun başına geçti. Platon’nun fikirlerini benimsedi. Hatta Platon, Aristo ve Suda gibi filozoflar hakkında iskenderiye'de halka açık dersler verdi. Sonradan büyük bir filozof olan Synesios ona hayranlığını ve ilmine duyduğu takdirlerini içeren pek çok mektup yazdı. Synesios’un Hypatia’ya yazdığı mektuplar felsefe tarih kitaplarında günümüze kadar gelmiştir. Hypatia’nın hayatı hakkında dikkat çekici nokta ise ölümüne ilişkindir. Pagan olmakla, devletin işlerine karışmakla suçlanmış ve yakılarak öldürülmüştür. Tarihci Socrates Scholasticus bu cinayeti şöyle tasvir eder; “ Hypatia’yı iki tekerlekli bir at arabasından zor kullanarak indirdiler, Caesarium adını verdikleri kiliseye götürdüler ve şiddet kullanarak soydular. Sonra yüzünü tahrip ettiler ve son nefesini verene kadar ellerindeki keskin deniz kabukları ile vücudunu parçaladılar. Sonra bedenini dört parçaya ayırdılar ve bu dört parçayı Cinaron diye adlandırdıkları yere götürdükten sonra yakıp kül ettiler.” 

 Hıpparkhıa

Kinik okuluna bağlı kadın filozoftur. Onunla ilgili bilgileri Diogenes Laertius’tan alırız. Kendisi Trakyalı zengin ve soylu bir aileden geliyor. Ona göre felsefenin yaşama düzen vermesi gerekir ve bu düzende şöyledir; “ Özgür insan, gereksinimi olmayan insandır.” Hipparkhıa’nın düşüncesini en iyi anlatan cümlesi belkide budur;” Bilmek önemli ama irade, eylemekte önemlidir.” 

 Bingenli Hildegard

Bingenli hildegard, 1098’de doğmuştur, hayatının 30 yılını bir kadın hücresinde geçirmiştir. Sonrasında ise rahibelik yemin etmiştir. Onun hakkında en ilginç detay erkek manastırlar dan bağımsız kendi manastırı'nı kurmasıdır. Bu durum onun güçlü kişiliği hakkında ufak da olsa bir bilgi vermektedir. Bingenli Hildegard’ın düşünce yapısına baktığımızda ise, insan-cosmos-tanrı arasında şekillendiğini görürüz. Dünya bir bütündür, kişi kendi benliğine bakmak yerine bu bütünü incelemelidir. Dünya Tanrı tarafından tutulan bir tekerleklidir. İnsan bu tekerlek içerisinde dengede durmaktadır ve insanın asıl amacı cosmos ve Tanrı arasında denge kurmaktır. Bunu”Scvias”  isimli kitabında yazmıştır. Bu eserin yanı sıra erdemli davranış üzerine kaleme aldığı “LiberVintae Meritorum” ve insan - cosmos arasında benzetmelere yer verdiği “Liber Divinorum Operum” adlı eserleri mevcuttur.

 Marguerite Porete

1255-1320 yıllarında Fransa'da yaşayan bu düşünür de mistik düşüncenin temsilcilerinden kabul edilmektedir. Din sapkını olarak suçlanarak yakılarak öldürülmüştür. Bunun nedeni, "Yalın Ruhun Aynası” isimli kitabında savundu fikirlerdir.  Bu kitapta Marguerite ruhun tamamen özgür olması gerektiğini savunmuştur, buna göre kilisenin kurallarından kopulmalı ve Tanrı ile kurulan bağı kişinin kendi içinde kurmalıdır. Bu düşünce tarzı, Orta çağ dönemi için oldukça cesur düşünceler olup cezası ölüm olmuştur.

 Tullıa D’Aragona

Rönesans dönemi  düşünürlerindendir. Ünlü “ Aşkın sonsuzluğu üstüne diyalog” isimli eserinde sonsuz büyük aşk üzerine düşüncelerini dile getirmiştir.Platoncu geleneğin temsilcilerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. İtalya'da yaşayan düşünür iyi bir eğitim almıştır. Felsefe üzerine yaptığı konuşmalar onu ön plana çıkarsa da cadı Ve fahişi olarak suçlanmaktan da kurtulamamıştır.

 Christine De Pizan

Pizan’ın dul bir kadın olması, toplum içerisinde saygınlığının az olmasına yol açmıştır. Gerek bu tutum gerekse gündelik hayatın zorluklarını yaşasa da şiir, siyasi ve felsefi yazılar yazması onun da güçlü bir yapısının olduğunu göstermektedir. En önemli eseri “ Kadınlar kenti üstüne” isimli eseridir.  Christine De Pizan bu eserinde aslında bir ütopya'dan bahsetmiştir. İnancını kaybetmese de  eleştiri yapmış ve bunu eserine  yansıtmıştır.

Bu Gönderiler İlginizi Çekebilir!

İlk Bilgisayar Programcısı: Ada Lovelace

Bilgisayar ve teknoloji alanında sıklıkla duyduğumuz isimler genellikle erkek isimleridir. Erkeklerin teknolojik gelişmelerle ve aygıtlarla kadınlardan daha fazla ilgilendiğini hepimiz düşünmekteyiz. Bununla birlikte, bilgisayar programlamak gibi teknoloji alanında büyük girişimlere ön ayak olan çalışmalarda da yine hafızalarımızda erkek isimlerinin yer aldığını pek çoğumuz fark etmişizdir. Günümüzde bile kadınların birçok alanda erkeklerle eşit olmak için mücadele verdiğini hepimiz biliyoruz. Ancak Ada Lovelace’ın yaşadığı dönemlerde kadınlar ne kadar eğitimli olurlarsa olsunlar bir aile objesi olarak görülmektelerdi. Ada Lovelace 1800’lerde gösterdiği azmi ve başarısı sayesinde sadece o döneme değil tarihe adını altın harflerle yazdırmayı başaran bir kadın olmuştur.


Lilith: Feministlerin Atası, Lohusaların Al Karısı

“Tanrı sizi kötü kadınlardan korusun; iyi kadınlardan da siz kendinizi koruyun!” “Kadın”ın her halükarda kaçınılması gereken tehlikeli bir varlık olduğunu öğütleyen bu Yahudi atasözünde, ilginçtir ki “kötü kadın” Lilith’i, “iyi kadın” ise Havva’yı çağrıştırmaktadır. Batı’da yaygın olarak bilinmesine karşın Doğu toplumlarında çok daha az bilinen, adı anılmayan ama yansımaları bugün hala devam eden Lilith efsanesi nedir? Sizin için yazdık.

Bu yazıya tepkin ne oldu ?

like
1
dislike
0
love
1
funny
0
angry
0
sad
0
wow
1